Böcekçiler Çarşısı – Ümit Şener Ta

Etiketler

, , ,

 

onkapak arkakapak

Böcekçiler Çarşısı.

Bir koyakta dinlenen su gibi ya da kentin kılcal damarlarında tepinen hallerimiz gibi Böcekçiler Çarşısı.

Olduğumuz yerle olmak istediğimiz yer aynı mı? İşte o kalın çizgiyi titiz işçiliği ve kendine has sözcük kurgusuyla yazmış Ümit Şener Ta. İçimizdeki susku da yüzümüzdeki akşam da güneşe dair dizelerde.

Zamanın karanlık sırrından aydınlığı kazımak ve insanlara armağan etmek için, iyi bir okuma nedeni Böcekçiler Çarşısı.

Kitabin bulunduğu kitap evleri:

Yerdeniz Kitapçısı: Yüzbaşı Şerafettin Bey Sokak, No: 49/C, Alsancak, 35220, İzmir. Nuray Önoğlu, Ergun Tavlan

Özgürlük Kitabevi: Yeni çarşı, Beşiroğlu Altun Han, Gebze (Bilkar Binasi)

Imge Sahaf: Caferağa Mahallesi, Güneşlibahçe Sokak, No : 41/A Kadıköy-İstanbul

Çizgi Kitabevi: Mimar Muzaffer Cad. Helvacıoğlu apt. No:4/1 Meram- Konya

Kitap bilgileri

Yayın Danışmanı: Reha Yünlülel

Kapak Tasarım: Şirin Doğan

Kapak Fotoğrafı: Reha Yünlülel

Baskı ve cilt: Ozan Matbaacılık

Kütüphane bilgi kartı:

Böcekçiler Çarşısı/ Ümit Şener Ta

Yayın evi: bachibouzouck.com

Istanbul- ağustos 2015,64 sayfa

Fiat:7 TL

ISBN 978-605-9760-01-0

Sertifika no:11329

Reklamlar

Gard 17, Kitapçılarda!

 

KAPAK 17

İkinci Dünya Savaşı’nın başlarında Henry Miller, Marqusi’nin Devi isimli eserinde şöyle demişti: “İnsanlık tarihindeki en düşük noktalardan birindeyiz. Ufukta herhangi bir umut işareti görünmüyor. Dünyanın tamamı kıyımla, kan dökmekle meşgul.” Galiba dönüp dolaşıp Miller’ın tanımladığı “insanlığın en düşük noktasına” yeniden ve yeniden geliyoruz. Yazarın doğayla bütünleşen insanların ve onların hakikatine kendini teslim ederek çizebildiği ışığa giden yol bizim için şu an epey uzakta görünüyor. Her şeye karşın bu ışıkta şiir mayası olduğuna inanıyoruz.

Gard’ın bu sayısında,

Emre Varışlı, erenokur, Ömür Özçetin, Ensar Çimen, Ezgi Şimşek, Efe Tuşder, Onur Selamet, Eren İmre, Serhat Sarı, Ekin Metin Sozüpek, Umut Durmuşoğlu, Bengü Özsoy okuru selamlıyor.

Çeviri şiirlerde,

Chip Livingston, Meg Johnson, John Burnside ve Jane Wong var. Bu sayının çevirileri Onur Çalı, A. Emre Cengiz, Aydın Meriç ve Şakir Özüdoğru tarafından yapıldı.

Gard iyi okumalar diler.

http://www.gardsiir.com
*

Gard’ı aşağıdaki noktalardan edinebilirsiniz:

ANKARA: İmge Kitabevi;
ANTALYA: Öykü Sahaf;
ÇANAKKALE: Kedi Kulağı Kitabevi
DENİZLİ: Hece Kitabevi;
ESKİŞEHİR: Adımlar Kitabevi;
GAZİANTEP: Don Kişot Kitabevi;
İSTANBUL: Mephisto (Beyoğlu), Mephisto (Kadıköy), 6.45 Dükkan (Kadıköy);
İZMİR: Yakın Kitabevi;
MERSİN: Sokak Kitap Kahve Evi (Merkez);
KAYSERİ: Akabe Kitabevi (Merkez);
SİVAS: Özgün Sahaf (Merkez).

Metro Manila ya da hepimiz fakiriz ama bazılarımız daha fakir

Etiketler

, , , ,

2013 yapımı Metro Manila filmi enteresan bir film, bana Filipinler’in Zeki Demirkubuz havasını yaşattı. Kuzey Filipinler’deki pirinç yetiştiriciliği ile hayatını kazanamayan çiftçi Oskar ve ailesi başkente, Manila’ya göç ederler. Oskar burda bir güvenlik şirketinde işe başlar. Hikayeyi anlatacak değilim ama belki de filmin Bauman’ın son çevrilen kitabı “Azınlığın Zenginliği Hepimizin Çıkarına mıdır?” sorusuna bağımsız sinemadan güzel bir cevap olduğunu vurgulamak gerekir. Hergün para nakliyesi yapan bir özel güvenlik şirketinde bir ay boyunca hiç maaş almadan çalışan Oskar ve bir barda konsimatristlik yapan karısı ve iki çocuğunun hayatı bu kutulardan biriyle tamamen değişebilir yani. Bunu sağlamak için Oskar’ın ölmesi mi gerekir; elbette evet! Oskar ben senin hikayeni artık her yere götüreceğim, ben bu hikayeyi taşıdıkça o para kamyonları o para dolu kutuları bir yerlerden başka yerlere götürecekler ve bu kamyonları koruyan ve süren yüzlercesi senin cesaretinde ve kabiliyetinde olmayacak. Ve o zaman soruyu başka türlü sormak gerekir; fakirlikten kurtulmak için illa ki kabiliyetli ve cesur mu olmak gerekir ve elbette ailene iyi bir hayat sunabilmek için ölmen mi? Bunun “kapitalizmin hepiniz zengin olabilirsiniz” yanılsamasından farkı nedir? Acaba sosyal eşitsizlik ve adaletsizlik arttıkça bu söz yeterli şansa sahipseniz “her biriniz fakirlikten kurtulabilirsiniz”e mi evrildi? (Bir de güzel bir diyalog var filmde geçen: Güvenlik şirketinin patronu “Gülen Buda” çiftçi Oskar’a sorar: “Hiç güvenlik işinde çalıştın mı? Polis ya da bir başkası.” Oskar çalışmadığını söyler. “Gülen Buda” şöyle der: “İyi böylesi daha iyi. O zaman kötü alışkanlıkların yoktur.” Aynen böyle.) Buyrun fragman.

Metro Manila Fragman

Gard 6 Kitapçılarda!

kapak Tapeler, selfieler, capslar, ardı arkası kesilmeyen gaflar, her gün yenisiyle karşı karşıya geldiğimiz baskılanma ve ezilme biçimleri derken bir yandan Jean Baudrillard’ın “bu dünya bundan gayri bir simülasyondur patron” benzeri lafının simülasyonda da acının acı olarak deneyimlendiğini keşfettiğimiz bir zamandan geçiriliyoruz. Artık, sokaklarda kendini var etmeye çalışırken, çevremizi kuşatan elektroniğin de uzvu olan bedenlerimizle melez bir ontolojide şaşkınlığı yaşatılıyoruz. Bu sürüklenişte güzel şeyler de olmuyor değil, mesela Erhan Altan’ın 160. Kilometre tarafından yayımlanan “Sıfırlı Yıllarda Şiirimizde Deney/im” kitabı 2000’li yıllarda yazılan şiire bir konum sunarken bu şiirin reçetesini de veriyor; yeni kitaplar ve yeni kitaplanan şairlerle sürüklenişimizde bir süre de olsa konaklayabileceğimiz adalar çoğalıyor. Erhan Altan kitabında ele aldığı şairlerin İkinci Yeni’yi sahiplendiğini ama bir yandan da sessiz sedasız olumsuzladığını söylüyor. Ancak bunun dışında kalan ve İkinci Yeni duyarlığını genişletmeyi hedefleyen, ne sadece İkinci Yeni’ye hapsolan ne de onu olumsuzlayan başka bir şiir de yazılıyor bugünde. Gard’ın bu sayısı istemsizce ve tasarlanmadan kendini bu çizgiyi takip ederken buldu ve şimdi okura açılıyor.
Bu sayıda,
Nilay Özer, Pink Floyd’un domuzcuğunu ağaçları yaşamaya direnen bir idama mahkum parka salıyor ve okura teslim ediyor onun ötekilenmiş masum pembe etini, katı bir aklı yumuşatmaya bilinçten başlanması gerektiğini vurgulayarak: “oysa ince adamlardı tüccarlar / gözlerimizden yüzük taşı olur mu bakar bakmaz anladılar”
Ulumanın Tükçesinde Yusuf Uğur Uğurel sesin bedeni titreterek çatlattığı bir istençle içine doğru oyuyor kuyusunu ve emin değilim dese de o da biliyor ki, “hiçbir kurdun Türklükle bir ilgisi yoktur.” Yusuf Uğur Uğurel, bizimle ulumasının sesini de paylaşmayı ihmal etmedi. Bu deneysel çalışmaya internet sitemizin Çevrimiçi Edebiyat bölümünde bulunan Performans/Atraksiyon sekmesinden ulaşılabilir.
Barış Acar, şiirle öykünün sıfır noktasında anlık imajlar sunmaya devam ediyor; bir haiku tadında öykülerinde ya da öykü tadında haikularında; yaklaşan bahara da selam göndererek: “penceresi açık/uçuşur perdeleri/boş odanın.”
Artık Karşı Gazete’den yazılarını da takip edebildiğimiz Kaan Koç, varlığın kendine doğru yolculuğunda onun için yazılanları, bir suya düşen aksini bile siliyor ve kendisini açanın kendisine sıkışmasında diyor ki: “bu dünyayı yanlış anladığım içindir, olsun o da iyidir”
Parçalı bir hüznün etrafımızı sardığı yolculuğumuzda Onur Sakarya, içte saçılan sancıların esrikliğini nesnelere, olgulara ve kişilere sürüyor: “Küçük bir filozof / Küçük bir Molotof / Küçücük bir mekanik kalp / Ardı ardına söndürülmüş gece izmaritleri / Dudak payı bırakan kibar çaycı / Evini bir türlü bulamayan postacı”
Gard’a ilk kez konuk olan Ece Eldek, parçalı bir alegoride bir şehrin istilasıyla geçiyor sayfalarımızdan pisagor’a seslenerek: “Sürüler geldi şehre / ve bağırdılar / hani?”
Rock’n Roll’un en üzgün halinde açılan bir gecede Umut Taylan, bir ötekini sevebilmenin şiddetiyle sarsıyor Tanrı’yı “Terk edilen binaların camlarını tırmaladığı bir yerde” ve başı, ortası ve sonu ayrı ayrı hikayelerden “Kendini dünyaya atıyor bir kez daha”
Her anı gözetlenen ve kaydedilen kent sürüngenlerine dönüştürüldüğümüz yaşam alanlarımızda kişi varlığını devam ettirebilmek için bir perdeye ihtiyaç duyuyor. Semih Yıldız, varlığını içine sakladığı kötücüllüğüyle bizi köşeye sıkıştırmaya çalışan elektroniğin dilini Türkçeye çeviriyor: “uzvu gör, uzvu öp, uzva kutsan”
Jan Ender Can uzun sessizliğini bir kutsama ile bozuyor ve Nejat İşler’e sesleniyor: “insan olan yalnız kalmaz / ısrarla yalnızım diyorsa / işin içinde / Tanrı’ya özgü akıl almaz bir dalalet vardır”
Çeşitli mecmualarda şiirlerine rastladığımız Kağan Uzuner, alkol ve felsefenin bileşiminden bira altlıklarına yazılmış dost adreslerini paylaşıyor bizimle: “iyi ki deşifre edilecek daha çok biram var!”
Bu sayının dört sürprizi var. Nilay Özer’le şiir düşünen, şiire dönüşen üç şair konuk oluyor Gard’a öncelikle. Arda Karapınar, Adem Göktaş ve Anıl Can Uğuz. İlk şiirini Gard’da yayımlayan Arda Karapınar bu kez bir kalabalığın içinde sesiyle gören ve teniyle koklayan bir bedeni dillendiriyor: “sonra bir daha kapattım gözlerimi söyledim / ben sylvia plath değilim”
Adem Göktaş, bir anın izinde cinayeti enfes doğa imgeleri ile örüyor ve duruluyor Güneş’i: “kadın sabahın sisinde durdu / eğildi ve aklını bana doğrulttu gördüm”
Anıl Can Uğuz, insanı açık unutulmuş bir çekmeceye, bir beşinci sayfa haberine ve kötü filmlere dönüştüren yalnızlığın sesiyle büyütüyor şiirini ve soruyor: “sevgilim/susayan bir balık nasıl içer/içinde yaşadığı suyu?”
Bir ilk şiir daha bekliyor bu sayıda okuru. Gard’ı yayımlamaya başladığımızdan beri bize şiirlerini gönderen Baran Can Sayın, sevgilinin saçlarını tarıyor tarihte yapılan bir yolculukta doğanın samimi gülümsemesi ile: “yürüdüm biraz dinç otlar büyüttüm / güldüm güldüm güldüm”
Çeviri şiirlerde,
Romanyalı şair, köşe yazarı, öykücü, romancı, eleştirmen ve akademisyen Ruxandra Cesereanu, bir bıçak metaforu etrafında işlediği bir ömrün anlatısıyla çıkıyor okur karşısına: “Eksilirken yarısı ömrümün / Öğrendim ne demektir okşanmak bir bıçakla.” A. Emre Cengiz çevirisi ile.
Doğayla ve doğanın uzuvlarıyla kurduğu naif ilişkiden ve elbette samimiyetinden çok etkilendiğimiz Jane Hirshfield’in bir şiirine daha yer vermeye karar verdik bu sayıda. Zeynep Aygül çevirisi ile: “Kal, dedim/çiçekleri kesmek için. / Eğdiler / Başlarını aşağı.”
Bir keresinde Denizkızı Geçiti’ni sıraya sokan, bir keresinde umuma açık göğüsleri olan, bir keresinde çocuklara depresyonu öğreten bir kuklası olan ve şimdilerde Zell Yazarlar Programı’nın bir üyesi olan ve zamanını elmaları bala batırarak değerlendiren Rus asıllı Gala Mukomolova, “Müzmin Kötülerden Birisi”ni anlatıyor, Şakir Özüdoğru ve Fatma Nur Türk çevirisi ile: “Bir bıçak getirir yatağa ve hazırlanmanı bekler.”
2005’te Astraea Lezbiyen Yazarlar Ödülü’nü, Joan Leiman Jacobsen Ödülü’nü alan; Rona Jaffe Yazarlar Ödülü’ne ve iki kez Pushcart Ödülü’ne aday gösterilen aynı zamanda Zero at the Bone kitabı Lambda Edebiyat Ödülleri’ne aday gösterilen Stacie Cassarino belleğinde bir peyzaj kuruyor: “Çoğu insan / sevmez ölü şeylere dokunmayı.” Onur Çalı çevirisi ile.
Bu sayının baharı selamlayan diğer bir şairi bir yabancı, daha önce bir şiirine yer verdiğimiz Tunuslu Ali Znaidi: “Eşiğinde baharın / altında çiçeğe durmuş / bir badem ağacının / Sappho bir punk” Şakir Özüdoğru çevirisi ile.
Bu arada, Gard şairlerinin kitap haberleri gelmeye devam ediyor. Gard’ın editörlüğünü yapan Şakir Özüdoğru’nun “Arzu Kuaförü” isimli kitabı Yasakmeyve etiketi ile raflarda yerini aldı. Emrah Yolcu’nun “Padalya” isimli kitabı da aynı zamanda Noktürn Yayınları tarafında yayımlandı. Bunlar heyecanımıza heyecan katıyor.
Gard, keyifli okumalar diler.
GARD ŞİİR DERGİSİ’ne aşağıdaki kitapçılardan ulaşılabilir:
ANKARA: İmge Kitabevi
BATMAN: Bilgi Kitap Kırtasiye
ÇANAKKALE: Divit Kitabevi
ESKİŞEHİR: Adımlar Kitabevi
İSTANBUL: Mephisto (Beyoğlu), Mephisto (Kadıköy), 6.45 Dükkan (Kadıköy)
İZMİR: Yakın Kitabevi
GAZİANTEP: Don Kişot Kitabevi
MERSİN: Sokak Kitap Kahve Evi (Merkez), Antik Sahaf (Tarsus)

http://www.gardsiir.com

tuvalette okuma alışkanlığı üzerine…

Etiketler

, , ,

Tuvalette bir şeyler okumaya ne zaman başladığımı tam olarak hatırlayamıyorum ama kendimi tuvalette bir şeyler okurken hayal edebildiğim en eski anı kırıntısını üniversitede lisans öğrenciliğim sırasında kendime ait bir evin tuvaletine kadar takip edebiliyorum. Şimdi ise birlikte çeşitli evlerde birlikte bulunduğum insanların birçoğu tuvalette okuyor, internete giriyor, telefonla konuşuyor, oyun oynuyor… bilebildiklerim bu kadarla sınırlı. Hal böyleyken Alper Canıgüz’ün Tatlı Rüyalar adlı kitabında denk geldiğim bir bölümü buraya yazmak istedim.

“Merhaba profesör. Ansiklopedi mi okuyorsunuz? Bunu ben de çok severim. Ama genellikle sadece tuvalette ansiklopedi okurum.”

Profesör ayağa kalkıp Şevket’in elini sıktıktan sonra, bu önemli veriyi not etmek üzere hızla masasının başına geçip defterini açtı. Tuvalette okuma alışkanlığı üzerine çok ciddi çalışmalar yapmıştı. Bu alışkanlığın altında yatan psikolojik dinamiklerin önemini fark ettiği gün kendisiyle gerçekten de çok gurur duymuştu. Kendisi de oldum olası, yanına okunacak bir şey almadan tuvalete giremezdi. Bir gün evde bu hatayı yapmış ve bunaltıdan çıldırma noktasına geldiği sırada tuvalette ne kadar deterjan varsa hepsinin etiketlerini okuyarak kendini kurtarmıştı. Elbette bunun hiç de normal bir tepki sayılamayacağı dikkatinden kaçmamıştı. Uzun süre konu hakkında düşündükten sonra bu davranışın nedeninin kendiyle baş başa kalma korkusundan kaynaklandığını saptadı. Daha sonraki çalışmaları, belirli karakter özelliklerine sahip kişilerin tuvalette okumak üzere belirli cins materyali tercih ettiğini kesinkes ortaya koydu. Örneğin içedönük kişiler yanlarına çizgi roman ya da gazetelerin magazin eklerini alırken, dışadönük insanlar tuvalette roman okumayı ve bulmaca çözmeyi tercih ediyorlardı. Profesör Fişek bu konuda bir makale yayınlamaya kesin kararlıydı. Makalenin ismini bile düşünmüştü: Dışkılamanın Satır Aralarına Psikanalitik Bir Bakış! Ama henüz bunun için erkendi; çalışmasını yeterince olgunlaşmadan yayımlarsa, meslektaşlarının kendisini küçük düşürmek için ellerinden gelen her şeyi yapacaklarına kuşku yoktu. Gelecek soruları şimdiden tahmin edebiliyordu: Tuvalete girilen saatle okunan materyal arasında bir ilişki aramak daha doğru olmaz mı? Acaba bu araştırma sırasında kaç deneği gözleyebildiniz? Gizlendiğiniz yerden her şey yeterince net gözüküyor muydu? Koku değişkenini nasıl kontrol altına aldınız? Bilime katkıda bulunmaktan ziyade, kendisiyle alay etmek ve birbirlerini güldürmek için uydurulmuş bir yığın zırvalık…

Tuvalette ansiklopedi okumak, kendisiyle yalnız kalma korkusunun ulaşabileceği son noktaydı kuşkusuz. Çevredeki uyarıcıların tükeneceği endişesi öyle bir noktaya varmıştı ki, adam en fazla on dakika sürecek bir seans için yanına karınca duası gibi yazılmış bin sayfalık bir kitap alıyordu. Bundan beteri, tuvalette internete girmek olurdu herhalde.

Alper Canıgüz, Tatlı Rüyalar, İletişim Yayınları, 16. Baskı, İstanbul, 2013, s. 57-58

TATLIRUYALARyeniCONV.indd

not: tuvalette neler okuduğumu tekrar gözden geçirdim ben de bu yazı vesilesiyle. tuvalette hiç ansiklopedi okumadım ama fanzin, dergi, roman, öykü, şiir, anı, mektup… epey çeşitli benim okuduklarım.

Gard’ın 5. Sayısı Kitapçılarda!

Etiketler

, ,

 

kapak_efektİnsanlığın büyük bir bölümünün hayatlarını belirleyen ve insanın yaşadığı coğrafyaların büyük bir çoğunluğunda kabul edilen döngüyü çok kısa bir zaman önce doldurduk. Yeni yılın getirdiği yeni dalavereler, çekişmeler ve uzlaşmazlıklarla yeni döngü de eskisinden pek farklı yol alacak gibi durmuyor. İçinde bir takvim olan evlerde doğan çocuklara her ne kadar Güneş’in her doğuş ve batışının birbirinin aynı olduğu anlatılsa da biz yine de her kozmik hareketin kendine has, her insanı farklı etkileyen bir enerjisinin olduğuna ve bu enerjinin her bir insanı farklı farklı sarmaladığına olan inancımızla, dünyanın herkesler için başka deneyim alanları sunduğunu dillendirmeye devam etmeye gayret ediyoruz.

Gard’ın ilk sayısından beri mevsimler kendilerini Gard’a yazdırıyorlar gibiler, bu sayıda Ertan Yılmaz kışın dilini Gard okurlarına tercüme ediyor: “Koca baharı yuttu yine kış/kaç arkadaş gitti, birkaçı döner bakarsın”

Arif Erguvan, seslendiği öteki ile kendi bedeni etrafına bir bahar gölü yerleştiriyor ve yemyeşil kıyafetine bürünüp ılıman iklimlerin bir flamingo hüznünde açılıyor kendi doğasına: “beni en çok yazlarmış hıçkırtan/iyibahar yaz ve de kötübaharlardan oluşurken dünyamız”

Ötekine duyulan sevginin dünyanın her şeylerine eşitlediği insanı ve insanın kendini dünyanın her şeyleriyle yer değiştirmesine izin verdiği rüyada Mahir Karayazı ötekinin içine yerleşiyor: “uykusu kaçmış biriyim balkonda/üzerine tüm bulutları denemiş biri/kim bilir”

Onur Çalı haiku formunda bir kent hayatı biçiyor insanlar dışındaki canlılara, ölümü mü yoksa:“otoyollarda/ölen bütün hayvanlar:/mezarımız yok/l”

Sokaklar tuhaflıklarla doludur, özellikle bazı evler tuhaflıkları kendine çeker, ya barındırdıkları viranelikler ya da evlerinin içindeki tuhaf yaşayanları ile; her gün geçip giderken yanlarından unuturuz bu tuhaflıkları ve tuhaflıkların bizi çağıran gizemli yanlarını görmezlikten geliriz; Şakir Özüdoğru bir tuhafın davetkar şarkısını dilendiriyor: “bütün bunları tanımadığınız bir evden evinize giderken fark edin/lütfen hiç değilse kendi evinizi tanımadığınız bir gecede gezmeye”

İçlerimize alırken hayatı içtiğimiz, seyrine daldığımızda yüceliğine ve duruluğuna vurulduğumuz suyun hatırını kaçımız sormuştur ve kaçımız üzülmüştür su bugün iyi değil diye; Meryem Coşkunca suya eğiliyor ve fısıldıyor: “Yazın bunu: suyun günüdür bugün!”

İçinde yaladığımız sistemin çarkları aslında arızaya kurulmuştur; ne zaman yanlış işleyen bir şey varsa ki her zaman vardır sistem oradaki yanlışlığı başka bir tarafa kaydırarak düzgün görünmeye çalışır; bu bitimsiz bir döngüdür, A. Emre Cengiz bireysel bir tarih anlatısında çürük dişlilerinde sistemin hatalarını işaretliyor hatalı düzenek’de: “oysa ben, şıklardan yapılma bir/öğrenim düzeneğiydim, gıcırtılı altyapı”

Ömer Akay, tütünün atmosferini, alkolün anayasasını, kanın zeminini ve irinin sınırlarını çizdiği bir oda-cumhuriyetten, Ziverbey’den bildiriyor: “Yeni doğan ünitesindeki bebek kadar huzursuzum.”

Aramıza yeni katılan Nilay Eşli, üstgerçekçi bir hakikatten bir çocuğun rüyasını ikiye bölen bir trenin yasına yaklaşıyor: “Tanrı, bütün istasyonların fişini çekti.”

Aramıza yeni katılan başka bir yazar Ali Erbil, bir Yusuf masalından kaybın izlerinden yeni bir Yusuf hatıratı yaratıyor: “gömleği hatırla Yusuf/iliğinden geçen ömründür.”

Uzun zamandır sesini soluğunu duymadığımız Ataman Avdan, saklandığı delikten, dünyanın uzak bir köşesindeki başka bir kıtadan dünyanın merdivenlerini çözüyor: “Ellerimiz nasıl tedirginse dışarıda/ah dünyanın tavanı uçuşuyor”

Tuhaflıklar silsilesi bir şair Mehmet Sarsmaz, özgün kendi kendinelikten, kendi cumhuriyetinden hiç ummadığı zamanlarını dokuyor insan yaşantısının: “Hiç ummadığın bir zamanda hiç ummadığın bir şey olacak/Göreceksin”

Çeviri şiirlerde İranlı Farisabadi kardeşleri misafir ediyor bu sayıda Gard. Bahareh Farisabadi, bir şapkanın gizeminde, bir şiir polisiyesini çözmeye davet ediyor okuru: “Sonra sigaranın kor ateşiyle yükselip/havada duman dolu onun sesi/Ya da…”Banafsheh Farisabadi ise Truffaut ve Felming filmlerinden örülü beyaz bir perde de oradan oraya sürüklüyor okuru anlatının kestirilemezliğinde:“Kapıyı açsın diyelim adam/E sonra?” Şairlerin şiirlerin Türkçeleştirme sürecinde yardımcı olanSinan Özdemir’e ayrıca teşekkür ederiz.

Parisli genç şair Yann Rousselot, okurun hiç alışık olmadığı bir dile, algoritmanın ve borsanın diline davet ediyor okuru, A. Emre Cengiz çevirisi ile: “Hoş geldin insan./Ofisime geç. Bir DARPHANE al.”

2009 yılında Hanging Loose Press tarafından yayımlanan Dialect of a Skirt’un yazarı ve 2011 Paterson Şiir Ödülü finalisti olan Erica Miriam Fabri, sembollerle sesleniyor ötekine ve onu kendi sembol dünyasında avlıyor, bir korno eşliğinde, Şakir Özüdoğru çevirisi ile: “Ya dersem ki, balık giyen adamsın/ayakkabı yerine, ya da şunu dersem, saklanansın bir kızın yeşil/elbisesinin altına?”

Sayısız ödül sahibi Amerikalı şair Jane Hirshfield doğayla kurduğu kırılgan ilişkide tekrar ve tekrar sorguluyor insanın doğa içindeki yerini, Ümit Şener Ta çevirisi ile: “Geç oldu: Gece/bu karanlığa dönüştü/bir meyce gibi-/birden armut-aroma doldurdu odayı.”

Uzun bir yoldaşlığın, ev arkadaşlığının, hayat arkadaşlığının kaybı hepimizden bir şeyler aldı; küçük İskender’in z o z i’sinde bu hayat arkadaşlığına bir güzelleme sunarken, yasın gidenin yerini doldurmayacağını hatırlatıyor bize ve aslında gidenin çok da uzağa gitmediğini camın hemen arkasından bizlere baktığını söylüyor: “Kopyalayıp bu şiiri, bodrum katımın camına astım bugün/Ne tuhaf, inadına dışarıdan kapladı camı buğu”. Siz de kopyalayıp bu şiiri, evinizin, odanızın, ofisinizin, arabanızın canıma asın; orada hissedeceksiniz duygudaş bir buğunun varlığını.

Bu arada, Gard’ın çevresinden güzel haberler gelmeye devam ediyor. Ne zamandır beklediğimiz,Sinan Özdemir’in dosyası, “Pazıl Bozul” şiir dünyasında özgün fikirleri ve yenilikçilikler ile tanınan 160.km Yayınevi’nden çıktı. Onur Akyıl’ın 2014 Necati Cumalı Şiir Ödülü’nü alan Unutacak Kimse Yok isimli kitabı Şiirden Yayıncılık tarafından yayımlandı. Bir çeviri şiirle aramıza katılan Fırat Caner’in geçtiğimiz yıl Cevdet Kudret Edebiyat Ödülleri’ne layık görülen “Zeval” isimli kitabının 2. baskısı Komşu Yayınları tarafından yapıldı. Şakir Özüdoğru’nun da “Arzu Kuaförü”nün yakın zamanda okurla buluşacağı gelen haberler arasında.

2014’ün ilk acı kayıp haberi ise çok kısa zaman önce aldık, muhtemelen hiç kimsenin hakkında tek kötü bir söz söyleyemeyeceği sayılı şairlerden A. Adnan Azar’ı kaybettik. Işığı bol olsun.

Gard, iyi okumalar diler.

GARD ŞİİR DERGİSİ’ne aşağıdaki kitapçılardan ulaşılabilir:

ANKARA: İmge Kitabevi

BATMAN: Bilgi Kitap Kırtasiye

ÇANAKKALE: Divit Kitabevi

ESKİŞEHİR: Adımlar Kitabevi

İSTANBUL: Mephisto (Beyoğlu), Mephisto (Kadıköy), 6.45 Dükkan (Kadıköy)

İZMİR: Yakın Kitabevi

GAZİANTEP: Don Kişot Kitabevi

MERSİN: Sokak Kitap Kahve Evi (Merkez), Antik Sahaf (Tarsus)

Gard’ın 4. Sayısı Kitapçılarda!

Etiketler

 

kapak_4

“Akışkan modern dünya” enerjimizi, zamanımızı, umutlarımızı ve hatta hayallerimizi sömürmeye devam ediyor; onun başımızı döndüren hızına bir kez kendimizi kaptırdık mı kendilerimize ayırdığımız zamanlardan geriye bir tutam toz bile kalmadığını, o zamanlar için sakladığımız enerjinin çoktan tükendiğini, o zamanda yapılacakların güzel günlere atılacak adımlar olduğuna dair inancımızın elimizden yitip giden umutlarımıza dönüştüğünü içlerimizdeki uysal hayvanın hırıltıları eşliğinde gözlemliyoruz. Akışkan modern dünyanın bu zorbalığının mağdurlarından biri de Gard’ın dördüncü sayısı oldu; ancak nihayet son nefeslerimizle bu sayıyı da on beş günlük bir gecikme ile hazır edebildik. Umarız bu sayı hızı keserek, etrafınıza bakabilmenize, havayı soluyabilmenize, rüzgarı teninizde hissedebilmenize, boğazınıza dökülen alkolün tadını alabilmenize vesile olur. Zorbalığın içindeki bazı başka zorbalıklara karşı hep bir ağızdan Edip Cansever’in dizesi ile inleyerek: “Ya alkol olmasaydı”!

Bu sayıda,

Karanlıklar içindeki bir bahçede tek ışığı, oradaki masum ateş böceğini arıyor Emel İrtem ve o ateş böceğinin ölümüyle irkiltiyor okuru: “insanı asarak öldüren neyin bilinci/ve yargıçlar tavşan avına çıktığında/kötülüğün idamına kim karar verecek”

Bundan sonra hep aramızda olsun istediğimiz Onur Akyıl, insanın bedeni bir devrimler tarihidir önermesini doğruluyor kentleri, aşkları, dostlukları, ülkülere kapılmış hülyalı zihinleri kanla tanıştırdığı şiirinde: “lirik bir katliam dedi kolonyaya takılanlar geceleri, alimler: cehennem bileti”

Pastoral bir çevre düzenlemesine tutkulu bir sürtüşmeyi, aşık olan tarafıyla insanın aşkı düşünen tarafının iç içe geçmesini yerleştiriyor Vural Uzundağ kendi bedeninde sanki ötekinin bedenini deneyimleyerek: “baktım ki tutuşmaya gelmiş bir okyanusu geçiyorum”

Nilüfer Altunkaya ezoterik metinlerin izinde Tanrı ve insanın arasındaki geçirgenliği zorluyor bir Davut siluetinde: “bir oğul bekledim çölün ruhundan/bir oğul düşün saydamlığından”.

Kerim Akbaş, Temmuz’dan ödünç aldığı bir hikayenin parçalarından yeni baştan inşa ediyor Kasım’ı: “şimdi kasım şimdi görmeklerden artık trenler yok/ve kapı aralığından fısıldanmış alçak suratı itirafın”

Bengü Özsoy sanki sadece Gard için bozuyor sessizliğini ve sessizliğinde en küçük birimine kadar parçaladığı “aşk”ı, kadınlıklarla karşı karşıya getiriyor: “her kararı doğru değildir/bencileyin eksik kadınların”

Kedisevengiller bir gün bir kediseven dükkan açsa bu dükkanda kadın çorabı satsa ve bir gün bu dükkana bir insankadınsevenkedigil takılmaya başlasa adı Cevat olsa… hikayenin gerisi erenokur’dan: “kadın klonlayan bir mağazanın kedisiyim, adım cevat tekir tekin”

Birçok ayna parçasından yansıyan çoklu gerçekliklerin imgelerinin izinden gidiyor Fatma Nur Türk ve bir bütünlüğü arıyor bütün olmanın imkansızlığında İbn-i Arabi’nin sözlerini kendine kalkan edinerek: “sen kimsin? Şüphesiz sen, sen değilsin?”

Neler yapıp ettiğini, bedenini nerelere sürüdüğünü merak ettiğimiz Umut Taylan bu kez Uterus’dan sesleniyor, hem yapayalnız hem hüzün dolu bir lirikle: “Kimse bizi romansın öldüğüne inandıramaz.”

Varlık Dergisi’nin Yeni İmzalar köşesinden küçük İskender’in işaret etmesiyle aramıza katılan yepyeni bir imza Doruk Çelik, bu sayıda bir boz ayı kaligrafisi çiziyor bize: “Çatık/Mevzu, candan anüse ayrıt, çatık/depremler/zedeler.”

Daha önce çeşitli dergilerde ismine rastladığımız Elif Karık bir yaranın rüyasından bir dünya tasviri çiziyor: “Yeni gömülen bir ölü/Nasıl sığacaktı ki mezara”

Gard’ın yeni isimlerinden Can Karatek, bir sevgilinin ardından, geçmişten kopardığı bir anı yığınını gümbür gümbür bir toplumsal tarih ile harmanlanan kişisel tarihine yerleştiriyor: “kızlar beni ölü görürdü. Ben tarihi bir güldüm sevgili güm!”

Gard’ın diğer bir yeni imzası Ali Akan bir tas su’da dil ve felsefeyi arındırma rehberi sunuyor: “Boğazım kanıyor,/dalın/sırt kokuları/asılıyor”.

Zoo Press Şiir Ödülü ve 2001 Kenyon Review Ödülü gibi birçok ödül sahibi ve şiirleri birçok antoloji ve derlemede yer almış olan Amerikalı şair Beth Ann Fennelly, “Hatıra” isimli şiirinde tam da başta değindiğimiz akışkan modern dünyanın bir evliliğe indirdiği darbeleri çiziyor balayından döndüğü trenin çatlayan camlarına: “Aydınlık istasyona yaklaşınca kapadım gözlerimi./Uyanık kalsaydım eğer, haraket ederdim.” Fatma Nur Türk çevirisi ile.

The Dial dergisinin editörlüğünü yapan ve Elizabeth Bishop, Allen Ginsberg, John Ashbery ve James Merrill gibi dönemin genç şairlerini destekleyen, Ulusal Kitap Ödülü ve Pulitzer Ödülü gibi önemli ödüllerin sahibi 1972 yılında kaybettiğimiz ünlü Amerikalı şair Marianne Moore’un iki şiiri aşkın ve kadın erkek ilişkilerinin yumuşak dokusunda geziniyor, Fatma Nur Türk çevirisi ile.

Şair, performans sanatçısı, besteci ve oyun yazarı olan, 2004 yılında kaybettiğimiz Jackson Mac Low’un deneysel metni “Duy Ki Burada Ben”, Fırat Caner’in çevirisi ile karşılıyor okuru.

Nicholas Roerich Ödülü sahibi, Sapphovari şarkılar söyleyen Diane Thiel, buyrukların, yasın ve metalin arasında A. Emre Cengiz ve Şakir Özüdoğru çevirisi ile benlerinden geri kalanları arıyor: “Benlerimden biri öldü o akşam.”

Michael Mark Kitap Ödülü sahibi, Dublinli şair Roisin Tierney’in seksenlik Vera’nın sanrılardan damıtıp getirdiği öğrenilmiş çaresizlik titretiyor okuyucuyu Şakir Özüdoğru çevirisi ile: “Vera, seksenlerinde, hayat dolu hala”

Kendini Tunus edebiyatını İngilizce’ye çevirmeye ve diğer ülkelere tanıtmaya adayan Tunuslu şair Ali Znaidi her şeye karşın umudu hatırlatıyor bize, A. Emre Cengiz çevirisi ile: “ufak bir fener asılı kaldı/duvarında bir uzak/kulübenin”.

Son olarak, çevrede olup biten gerçek hayatın içinden umut verici birkaç ışıktan da bahsetmeden bu sayının tanıtımını kapatmayalım. Birkaç çılgın, bir araya gelip okur-katili, anlatı uslanmazı ve sosyal tarihin unutulan mekanlarında gezinen kitaplar basmaya karar vermişler ve GRAM Kitap’ı kurmuşlar. Bundan sonra bir kardeş yayın evi oldu Gard’ın. GRAM Kitap’ın ilk kitapları; Mustafa Kılıçer’in Çıldırı’sı, Abdullah Akan ve Ersin Türksönmez’in Polemus’u ve Kitap-lık Dergisi’ndeki denemelerinden tanıdığımız İlyaz Bingül’ün Postanedeki Sandalye’si ve kapsamlı bir araştırma kitabı olan Osmanlı’da Kahvehane ve Toplumsal Yaşam Mekanları. Daha ayrıntılı bilgi için gramkitap.com adresini ziyaret edebilirsiniz.

Bir diğer sevindirici haber ise, Gard şairlerinden Onur Sakarya’nın Hayal Yayınları’ndan çıkan Zula isimli şiir kitabı. Daha nice kitaplara ve yayınlara doğru.

Gelecek yılın ilk ayında görüşmek üzere.GARD ŞİİR DERGİSİ’ne aşağıdaki kitapçılardan ulaşılabilir:

ANKARA: İmge Kitabevi
BATMAN: Bilgi Kitap Kırtasiye
ÇANAKKALE: Divit Kitabevi
ESKİŞEHİR: Adımlar Kitabevi
İSTANBUL: Mephisto (Beyoğlu), Mephisto (Kadıköy), 6.45 Dükkan (Kadıköy)
İZMİR: Yakın Kitabevi
GAZİANTEP: Don Kişot Kitabevi
MERSİN: Sokak Kitap Kahve Evi (Merkez), Antik Sahaf (Tarsus)

 

21. Yüzyıl için Fütürist Manifesto’dan

Etiketler

, ,

Halil Duranay, Çağrılmayan Cemaat’in birinci sayısında 21. yüzyıl için Fütürist bir manifesto kaleme almış, hem de “Marinetti ve Tebaası için Ölü Kazanını Ters Çevirerek”; 10. maddede aynen şöyle diyor:

“Siz, çalışan, neşeli ve devrimci büyük insan kitlelerini yücelttiniz (ironiniz). Sonra Modern başkentlerdeki o insanların devrimlerini, elektrikli ayların ışıldattığı silah depolarını ve tersaneleri, dumanlı yılanlar gibi olan trenleri yutan istasyonları, bulutlara bacalara saplamış fabrikaları, güneşin altında bıçak gibi ışıldayan demir köprüleri, göğü yırtan maceraperest gemileri, dev çelik beygirler gibi dört nala ilerleyen lokomotifleri, pervanesi coşkulu kalabalıkların alkışını andıran, göğü yırtan uçakları yücelttiğiniz (yinelgen ironiniz). Şimdi karmaşa içe döndü. Sonun rahminde doğmadan beklenen son. Hiç olmamış sesin çağrısı. Beden gerilince kan kokar her şey. Kitsch politika. Felçli Tanrılar. Sanatta yeniden hortlayan patronaj, banka ve holding vesayetinde kurulan modern sanat müzeleri, sergi salonları, yayın evleri, düzenlenen festivaller. Temsili demokrasinin lağım faresi konseyi. Efendi’nin Söylemi, ölülere ait üniversiteler, Terörün icadı. Bir ortaklığı olmayanların yegane ortaklığı: Yıkım. Yeniyi kurabilmek için devrimin yarattığı sağır anlatı. Devirerek gelen yeninin tökezlemesi. İlan edilen zamanın sonu (Geist’in yüzyıllardır kendini bulup ölememesinin ödenene bedeli). Ecco Homo! Kendi mezar taşını yazan bir yerkürede, terbiyeli cesetler gibi davranacak kadar ağır başlı olalım.

Alıntı: E. M. Cioran, Burukluk.

http://cagrilmayancemaat.wordpress.com/

Gard Şiir Dergisi’nin İkinci Sayısı Kitapçılarda!

Etiketler

gard sayı 2 kapak tarama_doğru

Uzunca bir süredir gerek yazın içlerimizi dinginleştiren havası gerek Mayıs ayında başlayıp şimdilere kadar uzanan ve hiç bitmemesini istediğimiz direnişin içlerimizi titreten coşkusu nedeniyle Gard’ın internet sitesi ve Facebook sayfası ile pek ilgilenemedik. Ama bu sanal mecranın dışında boş durmadık ve yeni sayıyı bir haftalık bir gecikmeyle de olsa elimize almayı başardık. İlk sayıya gösterilen ilginin yanında aldığımız olumlu eleştiriler Gard’ın daha derinden soluk almasını sağladı. Bizimle fikirlerini, önerilerini, şiirlerini, çaylarını, çorbalarını paylaşan okur-yazarlarımıza selam ederiz.

Gard’ın ikinci sayısında,

Sinan Özdemir, sanal alem delikanlılığından profesyonel eylemci mertebesine geçen gençliğin sokak ve bilgisayar ekranı arasına gerilmiş geçirgen algılama mekanizmalarını kurcalıyor: “valla yetişmek lazım ya/gerekirse pantolonum yırtılsın”

Nilüfer Altunkaya, bir öteki ile diğer bir ötekinin arasında uzanan mesafeye yığılmış an’ları topluyor: “hiçliğe varmış olmalıyız ki çözüldük mesafeden”

Arif Erguvan bir mevsim şiirleri silsilesi ile çıkmayı seviyor sanki karşımıza, yazı bir cerrah inceliğiyle kesip biçtiği şiirinde şöyle diyor: “toplu mezarlar açıldığında bulunacak kolyeyim/cenazeleri mezarlara koyuyorum cenazeleri bir/plastik çamaşır sepetinin kalp şeklindeki/deliğine parmağımı sokuyorum”

erenokur, şiirdeki biçimsel arayışlarını insan bedenine doğru kaydırmış görünüyor: “uyku/düğmem olsa basıp kapansam istiyorum”

Adına sıkça rastlamaya başladığımız Rahman Yıldız, bir postmodern zamanlar destanından kendi kendinin epiği olmayı başarabilen bir dille uyarıyor okuru: “tramvaylara bin filmlere git kadınlarla yat/yoksa bir mezarlar kalacak ailecek görüştüğün/bu ilenç ekran bu cızırtılı görüntü bu cazgır jazz”

Son dönemde sessizce bizi izleyen Vural Uzundağ, sessizliğini dingin şiiriyle bozuyor: “yolculuklar başlatıyoruz içimizden, içinize doğru/aynı yılgınlıklarla devriliyoruz sokaklara, soğuk meydanlara”

Umut Taylan, başkalarının kendi yüzümüzde başkalarının yüzlerini hırpaladığımız (tersine bir Levinas etiği mi bu?) gece yolculuklarında “ölü doğmuş şarkılar”ın ve “onları söylerken hırıldayan kadınları”ın çetelesini tutmaya devam ediyor: “la vida no vale nada bebeğim”

Adına aşina olmaya başladığımız Semih Yıldız, bedenini içinde sürüdüğü kent keşmekeşinden sesleniyor: “Evet, yaşadım, yaşamak mecburiyetine düşmemişken yaşamı”

Gard’la tanışıklığının bizi daha verimli vahalara taşıyacağını umduğumuz Emrah Yolcu objesiz idraklerinin panoramasını sunuyor okura: “aklım, tam ortasından koparılmış bir nehirdir benim.”

İleride adından söz ettireceğinden emin olduğumuz Çağrı Çığ Sığırcı, yazın ortasında Akdeniz’den Constantinopolis’e uzanan bir Fellini polisiyesinde kanıtların çıplaklığından dehşet düşmüşçesine soruyor: “nü mü?”

Emre Gürkan Kanmaz, aşkın matematiğini arşınladığı şiirinde Cemal Süreyya da selam gönderiyor: “Şimdi içinden sayılar geçen sesinleyiz”

Bu sayının sürpriz ismi ise, dergilerde şiirlerine pek rastlayamadığımız ama varlığından bir an bile şüpheye düşmediğimiz, Jan Ender Can; yine sert, yine içten, yine kararlı ve kızgın: “ama sen yine de merak et/hala itin köpeğin götünde demokrasi/anarşistlerle sosyalistleri soracak olursan/hepsi aynı bok!/hele muhafazakarları hiç sorma/bazen Mekke, bazen medine,/sonrası üç karılı İstanbul menkul kıymetler borsası!”

Onur Çeğil ise, gizil bir dil yaratma telaşında belki felsefenin ve şiirin en anlamlı sorusunu soruyor: “…………………..?”

Gard’ın bu sayısında bol bol çeviri şiirle karşılıyor okuru.

Amerika’nın tanınmış siyahi şairlerinden Kenneth McClane, James Baldwin’e ithaf ettiği köklerine dönüşü ve köklerinden kopuşu ustaca örülmüş bir caz tınısına dönüştürdüğü şiirinde Ümit Şener Ta çevirisi ile bir ağıt bırakıyor dünyaya: “Rufus, sen bize/nasıl yaşanacağını değil ama ne kadar kudretli olacağını gösterdin bedelinin yaşamanın”

Nepal’in en tanınmış şairlerinden ve Nepal şiirini önemli temsilcilerinden olan Banira Giri, Ulaş Başar Gezgin çevirisi ile başka bir coğrafyanın psiko-sosyal topoğrafyasında baş döndürücü bir geziye çıkarıyor okuru: “Aşırı ısıtılmış bir fırın gibi şekil verilmiş Kathmandu’ya/Yüzbinlerce voltla ateşlenmiş bir fırın”

Birçok şiir kitabı olan ve birçok antolojide yer alan, “Modern Romantik Şiirin Kraliçesi” olarak bilinen Amerikalı şair Lyn Lifshin, Lorca ile birlikte queer teoriyi yeşile boyuyor: “Şiirleriyle beni tavlaması lüzumsuzdu halbuki./Onlara dair bir dönem ödevi yazdım/ve sonra, işte onundum, çıplaktım”. Osman Şişman çevirisi ile.

Şiirleri birçok dergide yayımlanan ve birçok ödüle aday gösterilen, Amerikan şiirinin genç kuşağının temsilcilerinden Anne Champion, bekaret imgesi etrafında inşa ettiği şiirinde gündelik olanı ve imgelemi ustaca üst üste bindiriyor: “Aynı şeydir çiçek açmak ve ölmek.”

İki şiir kitabı ve çevirileri ile tanınan aynı zamanda birçok derginin öne çıkardığı bir şair olan James Owens, eski bir fotoğraftaki yaraya, Roland Barthes’ın deyişiyle punctum’a çekiyor okuru: “Kaçmaya hazırlanıyorlar şehirden./Beşinci yılı savaşın ve kız çocuğu üç yaşında.”

Son dönem feminist şiirin önemli temsilcilerinden olan, Amerikalı şair Kim Addonizio kırmızı bir elbise metaforu etrafında kadına giydirilen kadınlığı soyuyor: “Bulduğumda, çekeceğim o giysiyi/askısından bir beden seçiyormuşum gibi”

GARD ŞİİR DERGİSİ’ne aşağıdaki kitapçılardan ulaşılabilir:

AFYON: Afyon Kültür Evi
ANKARA: İmge Kitabevi
BATMAN: Bilgi Kitap Kırtasiye
ESKİŞEHİR: Adımlar Kitabevi, İnsancıl Sahaf, Germinal Sahaf
İSTANBUL: Mephisto İstiklal, Mephisto Kadıköy
İZMİR: Yakın Kitabevi
GAZİANTEP: Don Kişot Kitabevi

İki sene öncesinden Gezi’ye selam

Bu şiiri iki sene önce yazmıştım; vakti şimdiymiş. O zaman şimdinin olsun.

oldurulmaklar vakti
ndeydik olunmuyordu

iki sene öncesinden taksim gezi’ye selam olsun;

ı.

ılıman mutasyonlarına kuantum aleminin
şapşahane gök kubbelerin kolları arasından
sızım sızım kapaklanan
tanışlar arkadaşlar dostlar kankalarca*
paslandırılmıştık ap ap ap
ay ay of ayaydınlık beklentilendirilen günlere
kasım kasım kimse kiminse bu
hangi sosyal kurumlar
sorunluluk projeleri
kumanyalar yanar dönerli:
bloglar
sanal seks siteleri
forumlar
mail grupları
sosyal ağlar
oralara oralarda kanırttırılmıştık

karşı karşıya gelmelendirilenler kümeleşleşmelerindensiniz
iyilik, güzellik bu denmişlenenlerdendik
iyi, hep iyi dediydik

masaları okşayarak sürüyerek masaları
masaları yararak yalayarak masaları
masaları ısırarak fırlatarak masaları
masalara vurarak abanarak masalara
masalara değdirerek sürterek masalara
masalara kerkinerek dürterek masalara
sapır sapır hep aynı mesellerle kalkanlar,
çelik yelekler, eldivenler, tam teçhizatlı savunma sporları,
her birlerinin sığındırıldığı özel biçilmiş timlerce azat edileli beri alanlardan
yılanlar üşüşesince yığdırılanları gözlerimiz önüne
dost ilahileriyle eşleştirerek dillerimize sarmalandırılmıştık,
kahverengi sularda kalamamaya çırpınan bi’ biz
zırvadan çıkan termometreler, yer renk biçim ve boyut değiştiren yatak eskizleri
filmimiz kurgusunda yepyeni oyuklara açılan birer tutam duman
on on beş yirmi yirmi beş memeli kadınların tıraş artığı maymunlar
cehennemi
nde bi’ de kuşluk vakitleri
sapasaydam kaldıydık

(*),onlar ki adlarıyladırlar şair ağabeylerin ve ablaların,
İnsan türünden gibi kabaca

ıı.

bu tahrip bilgisidir:
elleri yap tak çıkarılacak protestlerden birer hissiyattır yaratığın bedeni
kilitlenmiş kıyafetlerine, dişleri mercimek çorbalarından ve kötü yıkanmış kaşıklardan
emanet edinilmiş bomboş sokaklara bomboşuna minnet duyarken çöküntülü
koltukların altında haz biraz ve tasarruflu ampuller karmaşasına
denklettirilinmiş soyunun dölleri biz! doğrultturulamamıştık inandırılmayı
büsbütün orta ikiden terk sepetlerde
harry potter’ları dr. house’ları lost’ları big bang theory’leri sallayan
ve birbiri ile tokuşturan adlarını o Tövbekâr yıkıntılarına şanlı cetlerin

“etik patik meselesi değil ki bir dilim salam”
dendirilmeden kapatılmışlardandık saydam kafeslerine serin vadilerin
o güzelimlikler kurum kurum dökülüverirken barok mimarilerden

ııı.

döşemeye su sıçratma! halıya saç bırakma! gözlerimde bekleme yapma!
ellerini bedenimde ovma! kukun düşer, incinirim! ağlarsın!
olma! olma! olma! böyle böyle
inandığımız çağa birer buldozerler rüyasını naklettirmişlerin arasından
‘sadece ben değil ki, bak herkesler kanıyor’ diye bağırmıştı biri
başını trenin camına yaslamış
ve karşıdan geçen trenin camında yakalamıştı kendi yansısını
her şey usulca olmuştu; onlar devrimin alkolden bir heykel
evlerin börekten ve insanların birer ağaç ruhu olduğuna inan
bir ses duydular mı kirpiler gibi kalakalan
kitap ve dergilerde adlarına bazı bazı rastlanan üç beşiydiler
biz varken onlar onların içlerinde bazıları oluyordu
büzüşülüyordu, karar verilmişti, bir laptop mağazası soyulacak
sosyal bir ağa kurulacak yeşil mercimek herkese bedava dağıtılacaktı
havalar bir yağmurlu bir güneşli oluyordu
güzel’e güzel dendirilebilen günlerdendi
yanlış anlaşılan bir tarih karaya vurmuş bir balina cesedi gibidir
gibi durulunuyordu kaldırım taşlarıyla

şiir mi?

sabahlar erkenden oluyordu!

şakir özüdoğru
ljubljana-akçakuyu / yaz’11